Seher's profileBugünden YarınaPhotosBlogLists Tools Help

Bugünden Yarına

Seher Çalhan

Occupation
Location
Photo 1 of 5

National Geographic Photo of the Day

Loading...
Bu listede bu alanda başından beri işlenen konulardan bazı başlıklar bulabilirsiniz.

Custom HTML

Page copy protected against web site content infringement by Copyscape

Desktop Wallpaper Slideshow

Loading...

Custom HTML

 

Custom HTML

free counters
July 03

Neden aldatıyorsun?..

 
Erkekler-Neden-Aldatir-RealAge-ozel
 
 
Amerikalı danışman M.Gary Neuman geçtiğimiz yıl tamamladığı araştırmasında 200 kişi üzerinde bilimsel bir çalışma yaptı. Bu kişilerin ortak yanı erkek olmaları, evli olmaları ve tümünün de eşlerini aldatıyor olmasıydı Erkeklere çok net olarak “neden aldatıyorsun?” sorusunu yöneltti… İşte yaptığı çalışmadan çıkan sonuçlar:
 
Erkeklerin%48’i duygusal açıdan tatmin olmadıkları için aldatıyor.
Her ne kadar bunun aksi bilinse de doğruları görmekte yarar var. Erkeklerin sadece seks için aldatmadığı çok açık bir bilgi. Neuman’ın araştırmasında sadece %8 gibi bir yüzde seksin en önemli neden olduğunu bildirdi. Neuman’a göre erkeklerin seks hayatlarındaki tatmine verdiği önem kadınlardan daha fazla, fakat bu aldatmalarının birincil nedeni değil. Neuman aldatan erkeklerin, bunu yapmadan önce eşlerinden daha fazla saygı görme çabasında olduklarını ve çoğunun da bu çabalarının sonuçsuz kaldığını belirtiyor. Erkeklerin duygularını kadınlar kadar belli etmemesi ve her zaman özgüveni çok yüksek olarak görünme arzusu, ilişkilerde kadının karşı tarafın bir sorunu olmadığını sanmasına neden olabiliyor. Duygusal açıdan mutlu olamayan erkeklerin yarısına yakın bir kısmı da duygusal tatmini dışarıda arıyor.
 
Erkeklerin %66’sı aldatma anında suçluluk duyduğunu belirtiyor.
Çıkarımlar gerçekten biraz ilginç… Aldatan erkeklerin %68’i kendilerinin asla bir gün, eşlerini aldatabilecek duruma geldiğini hayal bile etmemiş. Ve bu çoğunlun tümü de kesinlikle aldatmamış olmayı dilediklerini belirtiyor. Buna rağmen, Neuman’a göre suçluluk duymak, erkeğin aldatma isteğini bastıracak bir etken değil. Erkekler klişelere göre düşünmeyi seviyor. Duygularını içlerinde saklayıp, hayatlarının sonraki dönemlerinde ortaya çıkarıp etkilerini hissedebiliyorlar. Yani aldatırken duyulan suçluluk ve üzüntü çok daha sonra ortaya çıkabiliyor ve bu sürede davranışlarındaki farkın anlaşılması ise çok zor. Neuman’a göre eğer eşiniz size asla aldatmayacağını söylerse, bu sonsuza kadar tutulacak bir söz anlamına gelmiyor.
 
Aldatan erkeklerin 77%’sinin de aldatan bir yakın dostları var.
Erkekler için, dostlarıyla takılmak ve onlarla beraber aldatma olgusunun çıkabileceği ortamlara girmek bu işi biraz daha kabul edilebilir hale getiriyor. Bir gruba üye olmanın verdiği rahatlığa benzer bir şekilde eğer yakın dostu da aldatıyorsa, bu onu tek suçlu olmaktan çıkarıyor ve aldatmak ufak bir hata olarak belleğinde yer ediyor. Bu durumda kadınların eşlerini arkadaşları ile görüştürmemek gibi bir durum elbette söz konusu değil. Fakat görüşecekleri mekanlar ve aktivitiler spor karşılaşmaları, bar yerine bir restoran olursa daha az riskli olacağı kesin. Neuman’ın başka bir teorisi de çiftlerin sosyal çevrelerini yine evli arkadaşlarından kurması, bu sayede evliliğin her açıdan koruyucu bir çevreye kavuştuğunu belirtebiliriz.
 
Aldatan erkeklerin %40’ı partnerlerini iş yerinde buluyor.
Genelde ofiste tanışan ve eşlerini aldatan erkeklerin bu eyleme geçerken daha az uğraş gösterdikleri biliniyor. Çünkü uzmanlara göre ofiste bir aldatma ilişkisi başladığında genelde erkek ona zaten hayran olan ve onu çok beğenen bir kadın tarafından cesaret buluyor. Evde bulamadığı veya göremediği ilgi, iltifat ve beğenilmeyi ofiste başkalarından duymak onları heyecanlandırıyor. Neuman’a göre, erkeğin özellikle işte kazandığı başarılar evde karşılık bulmuyor, fakat aynı işi yapan başka bir kadın o değerleri iyi anlıyor ve hayranlığını gösteriyor.
 
Aldatan erkeklerin sadece %12’si aldattıkları partnerlerinin eşlerinden daha güzel olduğunu söylüyor.
Başka bir deyişle, bir erkek aldatırken sadece eşinden daha güzel ve daha çekici olan biriyle karşılaştı diye düşünmüyor. Altında yatan sebepler güzellikten ve çekicilikten daha da öte. Eşi çok güzel olan bazı erkeklerin toplum tarafından “daha az güzel” olarak kabul edilen kadınlarla beraber oldukları belirtiliyor. Neumann’a göre yeni partnerle bir bağ kuruluyor ve o bağ gitgide cinsel ilişkiye doğru ilerliyor. İlişki cinsellik üzerine kurulu olarak başlamıyor. Duygusallık bu noktada da öne çıkıyor, eşlerin kendilerini fiziksel olarak yenilemesinin çoğu zaman erkekleri etkilememesinin nedeni de burada anlaşılıyor.
 
Aldatan erkeklerin sadece %6’sı tek gecelik bir kaçamak yapıyor.
Bir başka deyişle de, aldatan erkeklerin %73’ü, en az 1 aydır tanıdıkları ve beraber vakit geçirdikleri biri ile ilişkiye giriyor. Genel sinyaller, evden dışarıda daha fazla vakit geçirmesi, cinsel ilişkiye karşı ilgisizmiş gibi durması, telefonlarınıza aldatma anında olmasa bile hemen bakmaması ve sizi daha sonra araması (bu biraz alışkanlık haline geliyor) olarak sayılabilir. Neuman’a göre burada eşlerin yapması gereken, birbirlerine dürüst davranması. Özellikle kadınların kontrolü almak istediklerinde almaları fakat övgü ve iltifat gereken yerde aynı kendilerinin ihtiyaç duyduğu gibi kocalarının da duyduğunu bilmesi ve kaçmaması…
 
Kaynak: RealAge
 
June 27

Michael Jackson'un anısına.

 
 
Thriller (1983), Michael Jackson - Most Famous Music Video # 1 @ Yahoo! Video
June 25

İşte mutluluğun resmi

 
mutluluk.jpg
 
 
Geçen gün bloglar arasında dolaşırken, Abidin Dino'nun bu resmine rastladım. Başlık, "Resmi iyice inceleyin lütfen. İşte mutluluğun resmi" idi. Şimdi resmi hep beraber iyice inceleyelim. Bakalım biz başka neler göreceğiz. Sevgiyle kalın :=)
 
June 23

Ali'nin zekası

 
Ali 3.sınıfa giden zeki bir cocuktur. Bir gün ögretmeni Ali'ye "Siyaset ne?" diye sorar. Ali de babasına sorar. Babası "Bu eve parayı kim getiriyor?" diye sorar. Ali, "Sen." der... Babası da o zaman "Kapitalist rejim, benim" der... "Peki parayı alıp bizim ihtiyaçlarımızı kim karşılıyor?" demiş. Ali de "Annem" diye cevap vermiş. Babası " O zaman hükümet, annen" demiş. "Peki kardeşinle kim ilgileniyor?" "Dadım" demiş Ali. Babası "O zaman dadın da işçi, kardeşin gelecek, sen de halksın." Ali hepsini not tutmuş ve uyumuş. Gece bazı seslerle uyanmış. Kardeşi ağladığına göre, altını pisletmiştir diye düşünmüş. Annesini uyandırmaya çalışmış ama annesi uyanmamış. Salona girmiş, babasıyla dadıyı uygunsuz bir şekilde yakalayınca, şunları söylemiş:
 
"Kapitalist rejim işçiyi sömürüyor. Hükümet uyuyor. Gelecek b*k içinde, halk ne yapsın!"
 
June 19

Yaz aşkları

 
 
 
Kışı geride bırakırken azalan enerji, ısınan havayla birlikte arttı ve insanlar mantoları pardesüleri kaldırıp, hafifleyen bedenlerini oradan oraya taşırken tanıdık listesine yenilerini kattılar. Sosyal aktivite arttı, yeni başlangıçlar yeni heyecanlara neden oldu. Bu bazen bir arkadaş, bir dost, bazen de bir aşktı. Açık havanın verdiği özgürlük duygusu, çekingenlikleri bir süreliğine de olsa rafa kaldırdı, insanlar yakın ilişki kurmakta kışa nazaran daha rahat hissettiler. En çetin yaşama alanlarına kadar uzanan bu mevsimsel rehavet; insanları yeni ilişkilere, yeni başlangıçlara ve yeni duygulara, duygularını tazelemeye yönlendirdi. Her canlı varlık, zaman zaman kendini yenileme ihtiyacı hisseder, öyle ya da böyle. İlkbahar ve yaz, buna çok güzel bir zemin hazırlar.
 
Yaşamış ya da duymuşsunuzdur, çoğu insan yaz tatillerinde filizlenen bir ilişkiyi hızla geliştirmeye çalışır ve bu geçici büyü içinde aşk, farklı bir sarhoşluk gibi yaşanır. İş yoğunluğu, sorunlar ve sorumluluklar geride kalmıştır. Yalnızca dinlenmek ve eğlenmek vardır günlük programda. Stressiz ve rahat akşamlar, tatlı bir yorgunlukla tamamlanıp, yeni günün hayaliyle uykuya geçilir. Yeni günde yeni tanışılan insanlar vardır. Ve onlardan biri özeldir. Yaz aşkı sabun köpüğü gibidir derler ama yaz aşkıyla evlenen, çoluk çocuğa karışanlar da vardır bir yanda. Niyetiniz evlilik, çoluk çocuğa karışmak değildir belki, ama olsun, bu heyecan hücrelerinizi yenilemeye başlamıştır bile.
 
Sorunlar geride kalmıştır, yaz aşkıyla daha az sorun yaşanmaktadır, daha ne olsun. Fakat geride bıraktığınız hayata dönme zamanı geldiğinde, yazın büyüsü birden kaybolur ve kaçınılmaz gerçek sizi bir şeylere zorlar. Diğeri sizin değiştiğinizi düşünürken, aslında siz asıl kendiniz olmaya geçmeye çalışmaktasınızdır. Tartışmalar, ilişkiyi oldukça olumsuz etkileyen bir hal aldığında, bitiş başlamıştır. Bu herkes için zorunlu değildir gerçi. Bazıları da o ilişkiyi sonraki döneme taşıyarak farklı bir zemine oturtmakta zorluk çekmez.
 
Yaz aşkları çoğunlukla kısa süreli cinsel beraberlik olarak algılanır. Böyle olduğunda, her iki taraf da bitişi bu zemin üzerinde değerlendirir. Ancak bu bazen, özellikle genç kız ya da kadın için, erkek kadar kolay aşılan bir durum gibi yaşanmayabilir. Okul ve çalışmanın dışında kalan zaman tamamen ilişkiye ayrılmıştır ve bu nedenle de kişiler birbirlerine daha fazla yoğunlaşmıştır. Erkeğin doğası çoğu kez bu "travma"yı kolayca aşmaya olanak tanıdığı halde kadın için bu ilişkinin bitişi bazen mutsuzluk ve depresyon kaynağı olarak yaşanır. Yaşam sanki birden ortadan ikiye bölünmüştür ve kişi kendini öteye taşımakta zorluk çekmektedir. Yetişkin olmanın bir koşulu da yaşanan şeyin sorumluluğunu alabilmektir. Belki herkes yaşadığının sorumluluğunu alabildiğinde, bir diğerini daha fazla mutsuz etmemeyi başarabilecektir.
 
 
Sağlıklı ve sevgi dolu bir yaz dilerim.
 
Uzm. Psk. Seher Çalhan
 
June 16

Çalış çalış nereye kadar :=)

 
Amerikalı bir zengin, iş seyahati sırasında Meksika'nın küçük bir kıyı limanda gezerken, bakmış ağzına kadar balık dolu bir tekne ve içinde keyifli bir balıkçı. "Merhaba balıkçı" diye seslenmiş, "Bu balıkları ne kadar zamanda tuttun?" "Bir iki saatimi aldı" demiş balıkçı. İştahlanmış bizim işadamı; "Ee, niye biraz daha kalıp daha fazla tutmadın?" diye sormuş. "Bu kadarı bize yetiyor da ondan" diye omuz silkmiş balıkçı. Şaşmış balıkçının bu kanaatkarlığına işadamı; "Kalan zamanını nasıl geçiriyorsun peki" diye üstelemiş.

Balıkçı, özetlemiş bir gününü: "Sabahları açılır, biraz balık tutarım. Sonra çocuklarımla oynarım. Öğleyin karımla biraz siesta yaparım. Akşamları amigolarla beraber gitar çalıp şarap içer, geç vakte kadar eğleniriz. Oldukça meşgul sayılırım senyor". Gerinmiş Amerikalı: "Bak" demiş "..ben sana yardımcı olabilirim. Bu işe daha çok zaman ayırmalısın. Daha büyük bir tekne bulup daha çok balık tutmalısın. Oradan elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. Kısa sürede tuttuğun balıkları doğrudan işletme tesislerine satarsın. Hatta zamanla kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. Kısa zamanda balıkçılık sektöründe bir numara olursun". Balıkçı merakla "Bunları yapmak kaç sene alır sinyor" demiş: "15-20 yılda halledersin" demiş Amerikalı, "Ama sonrası daha parlak: Zamanı gelince şirketini halka açarsın, hisselerini iyi paraya satarsın, kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın."

"Milyonlar ha..." diye tekrarlamış balıkçı... "Eeee... sonra?" "Sonra emekli olursun. Küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin. İstersen zevk için balık tutarsın. Çocuklarınla oynar, karınla keyfince siesta yaparsın. Akşamları da arkadaşlarınla şarap içip gece yarısına kadar gitar çalarsın. Nasıl...? Mükemmel değil mi? Balıkçı cevap vermiş, "Sence ben şu anda ne yapıyorum?!.. "

Bir an olsun durup düşünseniz; "Bütün bu telaş ne için?.." Arada denize açılıp, çocuklarınızla oynaşmayacak, dostlarınızla gitar çalıp şarap içemeyecek olduktan sonra onca koşturmanın ne anlamı var? Hırsla örülü onca yılın vaat ettiği final, halen yanı başımızda duran mutluluksa, bu yarışa ne gerek var?
 
June 14

Ben iyiyim doktor ağabey, sağa çektim bekliyorum...

 
Aldığım bir maili sizlerle paylaşmak istiyorum:
 
downward-spiral.jpg
 
BİR ŞİZOFRENİN DÜNYASI.. SAĞA ÇEKTİM, BEKLİYORUM.

Şizofreni, zihin bölünmesi anlamına gelen bir hastalıktır. Biyolojik ve genetik faktörlerin yanısıra, özellikle eğitimde tutarsızlık, verilen çelişkili mesajlar yahut belirsiz, anlamsız, korkutucu olaylar, ruhsal dünyada bir parçalanmaya yol açabiliyor, bu da sonunda gerçeklerden tamamen kopmayı ve bir hayal dünyasında yaşamayı neden olabiliyor. Bu delikanlı o noktaya gelene dek neler yaşamıştı kim bilir?

"Ben iyiyim doktor ağabey, ben iyiyim, hiçbir şeyim yok. Sağa çektim,bekliyorum." Böyle demişti Hüseyin, daha odaya ilk girişinde.

Onsekiz yaşındaydı. Şizofreni hastasıydı. Gözlerinde hayalet görmüşçesine bir korku ile hiçbir şey görmüyormuş gibi boş bir bakış yer değiştiriyordu. Çocuk gibiydi tavırları. Büyümeyi reddetmiş, zamanı geri çevirip küçük bir çocuğun o problemsiz, saf dünyasına dönmüştü sanki. Artık mücadeleyi bırakmış, dış dünyaya kapılarını kapatmıştı. Kendisine ait bilinmez bir dünyadaydı. Neyi neden yaptığını, ne zaman ne yapacağını kestiremiyordu ailesi. İnsanlardan kaçıyor, bazen kendi kendine birseyler konuşup gülüyordu. Ama, gariptir, halinden memnun görünüyordu. Ve yerli yersiz aynı sözü tekrarlayıp duruyordu:

"İyiyim ben, iyiyim. Sağa çektim, bekliyorum."

Çocukluğundan ilk hatırladığı, babasından yediği bir tokattı. Oyundan eve biraz geç gelmiş, evdekiler onu çok merak etmişlerdi. "Geldim işte, sevinin" dercesine masum bir neşeyle yüzüne baktığı babasının öfke dolu bakışları, yediği tokat esnasında gördüğü yıldızlara karışmıştı. Neye sinirlenmişti babası, bilemedi. Çok korktu ve yatağına gidip ağladı. Babasının -asabi- olduğunu, bazen işten gergin geldiğini, o yüzden ufak şeylere sinirlendiğini, -aslında iyi bir insan- olduğunu zamanla annesinden öğrenmişti. İyi de, kendisinin ne kabahati vardı ki? Hem babası -Sizin için çalışıyorum, ablanın ve senin geleceğiniz için yoruluyorum- demiyor muydu? Bizim için çalışıp yorulduğu ve sinirleri bozulduğu için bizi dövmesi nasıl işti? Bizden intikam mı alıyordu yoksa? Neden ki?

Bazen -aslan oğlum, akıllı oğlum- derdi babası kendisine, bazen de -salak, haylaz!- Ne zaman nasıl tepki alacağını bilemiyor, güvensizlik içini kemiriyordu. Babasına bile güvenemeyecekse, bu dünyada kime güvenebilirdi ki? Annesi, babasının aksine, çok şefkatliydi. Bir o kadar da evhamlı. Devamlı peşinde dolaşır, -Hasta olacaksın- der, başka şey demezdi. Bu aşırı ilgiden boğulacak gibi oluyordu bazen. Ama seviyordu kendisini ve dövmüyordu ya; yetebilirdi bu. Bu sevgi uğruna bazen kişiliğini feda etmesi gerekiyordu ama, olsundu. Hep sevildiğini bilmek güven vericiydi zira. Ama hayır; maalesef her zaman sevmiyordu annesi onu. Uslu olduğu zamanlarda geçerliydi bu sevgi. Şartlı bir sevgiydi yani. Annesinin hoşlanmadığı bir şey yaptığında -Seni doğuracağıma taş doğursaydım- sözünü sık duydu. Bir gün dayanamayıp -Acaba benim gerçek anne-babam siz değil misiniz?- sorusunu sorduğunda, annesi öfkeli gözlerle -Saçmalama salak!- diye bağırdı. Bu cevap acaba ne anlama geliyordu?

Bazen annesiyle babası kavga ederlerdi. Daha doğrusu, öyle hissediyordu. İçeriden bağırışlar gelir, yanlarına gidince susarlardı. Bir şey yokmuş gibi davranırlardı. Ama evde birkaç gün sessiz bir gerginlik olurdu. İçini dağlardı bu gergin dönemler. Neydi problem, anlayamadı hiç. Neden anlatmazlardı ki? Problem varsa söylesinler, yoksa güzel güzel sohbet etsinlerdi. Böylesi daha mı iyiydi sanki? Suratsız bir çocuk olmuştu artık. Evlerine bir misafir geldiğinde ise, keyfi biraz yerine gelirdi. Anne baba ne kadar gergin de olsalar misafirin yanında gülümserlerdi çünkü. Yalancıktan da olsa onları öyle mutlu, kibar, konuşkan görmek hoşuna gidiyordu. Hoşuna gidiyordu da, neden biz bize iken böyle davranmıyorlardı ki? Biz komşulardan daha mı değersizdik? Saflık derecesindeki patavatsızlığı misafirliklerde başına dert oldu. Anne-babasının evde -kel toş- dedikleri komşu, evlerine misafir olduğu bir gün ona -kel toş- diye seslenince buz gibi bir hava esmişti. Ablası çimdikledi. Yanlış mı söylemişti adını yoksa? Adı bu değil miydi? Niye öyle diyorlardı o zaman?

Gelen giden arttıkça, çelişkiler de artıyordu. "Yine mi o gıcık tipler geliyor? / Aman efendim ne iyi oldu da geldiniz?" "O Ayten de çok saçmalıyor canım / Haklısın Aytenciğim,naaparsın?" "Keşke evde yok deseydin oğlum / İnanın çok özlemiştik."

Bir kenara çekilmiş, sessizce izliyordu çoğunlukla. Bu karmaşık oyunun kuralı acaba neydi? İlkokula başlayışını, evdeki sıkıntılardan kaçış olarak, sevinçle karşılamıştı. Ama siyah önlükler, anlamsız kısıtlamalar olmasa daha iyi olurdu. Hele bazen bayat nutuklar atıp bazen de öfkeyle bağıran asık suratlı öğretmenler olmasa çok da güzel olabilirdi. Nutuklarda başka konuşuyorlardı, koridorlarda başka.

"Gelecek sizin elinizde / Siz haylazsınız!"
"Okuyup büyük adam olacaksınız / Adam olmazsınız siz!"
"Bu ülkenin umudu sizlerde /Sizi her gün dövmek lazım!"
"Atatürk bu ülkeyi sizlere bıraktı / Aptallar!"

Anlayamıyordu çoğu şeyi. Atatürk'ü öğretmişlerdi ona önce ve sonra ve hep beden eğitimi dersinde bile. "En büyük o! Bizi kurtardı. Bir millet yarattı." Ama Hüseyin dedesinden "Allah en büyüktür, tek yaratıcı Odur" diye öğrenmişti. Bir gün öğretmenine "Allah mı büyük, Atatürk mü?" diye sordu. Öğretmen ters ters baktı ve "Böyle saçma soruları bir daha sorma; fena olur" dedi. Korktu yine. Korkmaya alışmıştı zaten. Korkutucuydu dünya. Nasıl korunacaktı?

İlkokul öğretmeni kopyaya çok kızardı. Bir kez sınavda kopya çeken bir arkadaşını sınıfın ortasında evire çevire dövmüş, hatta bacağını kanatmıştı. Kopya kötüydü, çekmemeliydi. Hiç çekmedi de. Son sınıfta ilkokullar arası bilgi yarışmasına katıldılar. Final yarışmasında öğretmeni yanlarına yanaştı ve "Şöyle bir soru gelecek, cevabı da şu" diye fısıldadı. Duymazdan geldi.. Kopya kötü değil miydi? Öğretmen kendilerini deniyordu herhalde. Yarışma sonrasında öğretmen "Beni niye dinlemediniz? Size cevabı söyledim. Ya yarışmayı kaybetseydiniz?" diye bağırınca, kafası iyice karıştı. Bir gün birisi "Bunlar kamera şakasıydı" diyecek diye bekliyordu. Ama ya değilse?

Bir de kafasındaki çelişkileri tutabilseydi! Anlaşılan, onları kendi kendine ve kendince çözmesi gerekecekti. Yapabilirse. Susmak çok iyiydi aslında. Zaten ilkokulda öğretmenleri hep "Susun! Çok konuşmayın bakayım!" derdi. Ama lisede öğretmenler "Niye aval aval bakıyorsunuz, derse katılın biraz, sizin gibi koyunlar yüzünden bu millet geri kaldı!" deyince, sessiz ve uslu olma konusunda da çelişkide kaldı.

Büyümeseydi keşke. Hep küçük bir çocuk olarak kalsa ne iyi olurdu. Zaten genellikle odasında tek başına oyuncaklarıyla oynamasına, onlarla konuşmasına, annesi "Hâlâ çocuk gibisin" diye tepki gösteriyordu.

Ergenliğe girdiğinde garip şeyler yaşamaya başladı. Öteden beri bildiği bedeninde o güne dek bilmediği şeyler oluyordu. Ama kimseye soramadı. Kimse de, ne olup bittiğini ona doğru düzgün anlatmadı. Ayıp deyip sustular. "Kızların şeyi var mı?" sorusunun cevabını bile arkadaşlarıyla başbaşa verip üç ayda öğrenebildi. Yine o dönemde öğrendiğini sandığı bir yığın şeyi düzeltmesi yıllarını alacaktı. Zaten kızlardan yana başı dertteydi hep. Çıktığı bir kız olmadığı için arkadaşları kendisiyle alay ediyorlardı. Üzülüyordu. Neredeyse sırf bu alaylardan kurtulmak için, hoşlandığı bir kızı gözüne kestirdi. Ders aralarında onunla konuşmaya başladı. Hatta ona âşık oldu bile denilebilirdi.. Ama bu kez de âşık olmasıyla alay edildi.

İnsanlar neden böyleydi ki? Bir gün teneffüste hoşlandığı kıza "Seni seviyorum" demek geldi içinden. Dedi de. Ama kız ağlamaya başladı.Hatta kendisini öğretmene şikayet etti. Tabii ki, dayak yedi öğretmenden. Çok üzülmüştü.Durumu düzeltmek için kızın yanına gitti, özür diledi ve "Tamam, seni sevmiyorum" dedi. Ama kız buna da ağladı. Yine şikayet edildi, yine dayak yedi, yine anlayamadı neler olup bittiğini. Şu kızlar da garipti doğrusu.

Okul dışındaki kızlara yöneldi ilgisi. Yaşça büyük, tecrübeli ağabeylerle gezmeye başladı. Çok şey öğrenebilirdi onlardan. Öğrendi de. Caddelerde gezip, gelen geçen kızlara laf atmaya başladı. "Üf ağabey, şu kıza bak, çok güzel." "Hakikaten Hüseyin, ne kız bee? Sana bakıyo oğlum, asıl şuna." "Yok ağabey şu gelene asılayım. Baksana o daha hoş. Değil mi Ali ağabey?" Değildi maalesef. "Daha hoş" deyip laf attığı kız, Ali abisinin kızkardeşiydi. Birkaç küfürle paçayı kurtardı. Sahipsiz kızlara asılmak iyiydi, sahipliler ise bacımız olurdu. Ama sahipsiz dediklerimiz de bizim gibi birilerinin ablası yahut kardeşi değil miydi? Acaba şu an ablasına kim nerede laf atıyordu?

İğrendi bu çifte standarttan. Çözemedikçe çözülüyordu. Çok fazla kızla çıkmak makbuldü arkadaş çevresinde. Popüler bir delikanlının fazla kız arkadaşı olmalıydı. Ama kızların erkeklerle fazla çıkmaları iyi değildi, "kaşar" damgası yerlerdi. Peki o zaman erkekler kiminle çıkacaktı ki? Meselâ kendisinin kız arkadaşlarıyla gezmesi anne babasının hoşuna gitmişti. Ama ablasının bir erkekle çıkması evdekilerin en büyük korkusu idi. Kendisine bir kız telefon edince "aslan oğlum" diyen bakışlar gezinirdi üzerinde. Ama ablasını bir erkek ararsa evde kıyamet kopardı.

"Bu tutarsızlıklar beni deli edecek" diyordu içinden. Sonunu hissetmişti sanki. Kur'ân okumanın ve ondaki emirlere uymanın çok güzel olduğunu öğrenmişti lise yıllarında. Anne babası Kur'ân okumazlardı, ama "Okumak lazım, iyidir" derlerdi. "Okumak lazım, iyidir" derler, ama okumazlardı. Normaldi artık bu çelişkiler; pek üstünde durmadı. O okudu, etkilendi.Namaza başladı. Kızlarla mesafeli olması gerektiğini de öğrenmişti. Kız arkadaşlarıyla samimiyetini azalttı. Bira içmez oldu. TV izlemedi, sohbetlere gitti. Bir gün anne babasını fısır fısır konuşurken gördü.

O akşam babası onu karşısına alıp konuşmaya başladı. Bir problem olduğunu anlamıştı. Bir problem olmasa babası onunla konuşmazdı çünkü; ancak bir problem varsa konuşurdu. Sonunda babası dilinin altındaki baklayı çıkardı: "Evladım, aşırı gitme. Namazını da kıl, gereğinde bara, pavyona da git. Kur'ân da oku, kızlarla gezip içki de iç. Dengeli yaşa." "Nerede yazıyor bu denge baba?" diye sordu. Babası sinirlenip "İşte burada yazıyor" dedi ve avucunu gösterip yanağına okkalı bir tokat yapıştırdı. Ağlamıyordu artık. Etkileniyormuş gibi yapmaya çalışıyordu. Ama direnci zayıflamıştı. Kur'ân'ı da, namazı da bıraktı.

Evlerinde televizyon hep açık dururdu. Bazen açık-saçık programlar olurdu. Spiker 'Şok, Şok! Şu rezilliğe bakın!' diye ekranı inletirken bir yandan da o rezillikler en ayrıntılı biçimde gösterilirdi. Babası da hem onları seyreder, hem de "Tövbe, tövbe! Başımıza taş yağacak; şunların yaptıklarına bakın" derdi. Hüseyin "Baba, başka kanala geçelim" deyince de, "Biraz bakalım canım, meraktan izliyorum zaten, neler olup bitiyor bilmek lazım" diye cevap verirdi. Babasının bakışlarında merak denilemeyecek garip bir pırıltı olurdu oysa. Hüseyin farkındaydı bunun.

Lise son sınıfta siyasetle ilgilenmek ama aşırı gitmemek gerektiğini öğrendi; nasıl olacaksa? Ve haber programlarını izlemeye, gazetelerdeki köşe yazılarını okumaya başladı. Birçok şey öğrendi; özellikle dış politika konusunda. Batılı olmak lazımdı. Batılılar bizden üstündü. Yok hayır, biz en üstündük. Sadece, biraz geri kalmıştık. Ama en güçlü, en akıllı bizdik. Bu millet adam olmazdı. Biz Batılıları seviyorduk, ama onlar bizi sevmiyordu. Onlar bizi sevmediği için biz de onları sevmiyorduk. Ama onlar gibi olmalıydık yine de.Sevmeliydiler bizi, biz onları sevmesek de. Hele Yunanlılar bize iyice düşmandılar. Biz de onlardan nefret ederdik. Hep savaşmış, hep yenmiştik onları. Ama aslında kardeştik. Bazen bizden korktukları söylenirdi. Sinirlendiriyordu bu bizi. Bizden neden korkuyorlardı ki? Fazla sinirlenirsek canlarına okurduk onların. Korkmasınlardı bizden. Araplar ise zaten oldum olası bizi sevmezlerdi. Biz de onları hiç sevmezdik. Ama onlar bizi neden sevmiyordu ki? Biz onları hep sevmiş, hep iyilik yapmış değil miydik? Oysa onlar bize hep kötülük yapmak istiyorlardı. Bizi sevmeleri lazımdı. Ama bizim onları sevmememiz lazımdı.

Zihni iyice dağılmaya başlamıştı. İçine kapanmaya başladı. Odasından çıkmamaya başladı. Hayallerle avundu. Hayallerinde herşey netti, kontrolü altındaydı. En iyisi buydu galiba. Ama annesi neden ona garip garip bakmaya başlamıştı ki?

Askere gitmeden önce bir işe girip çalışmak istedi. Birkaç yere başvurdu. Torpilliler yüzünden ilk başvurduğu yere alınmadı. Babası öfkelendi. "Bu torpil yüzünden memleket batacak" dedi. Bir hafta sonra ikinci başvurduğu yer için torpil bulunca sevindiler. Başkası lehine olunca kötüydü torpil. Ama, biz yapınca iyi oluyordu.

İşyerinde bir kıza âşık oldu. Tutunacak bir dal arıyordu bu çalkantılar arasında. Her şey bozulmuştu, o kız tertemizdi. Onunla hayatı sihirli bir değnek değmişçesine değişecekti. O da Hüseyin'i sevecekti mutlaka, hatta seviyordu galiba. Zaten geçen gün işyerinde sudan bir sebepten bağırmıştı ona; tıpkı küçükken annesinin yaptığı gibi. Seviyordu kesin, ama tutucu bir aileden geldiği için bunu pek belli etmiyordu. Özellikle sessiz, mazbut bir kız oluşundan hoşlanmıştı onun. Ama yaz gelince son hayal kırıklığını yaşadı. Sevdiği kız bazen kısacık etekler giyiyordu. Otururken de, görünmesin diye eteğini habire çekiştiriyordu. Niye kısa giyiyordu ki o zaman? Uzun giyse rahat ederdi. Dayanamayıp bunu söyledi bir gün. Kız utançla karışık gülümsedi, ama giyimini değiştirmedi. Sonra bir gün onun yazın plajda bikiniyle dolaşıp erkek arkadaşlarıyla denize girdiğini öğrendi "Nasıl yani???"

Karşımda oturmuş kendi kendine konuşup gülen bu delikanlı, aslında kendince kurtuluşu seçmişti anlaşılan. Çocukluğundan beri bu hayatı, bu insanları çözememiş, doğru bir pusula, tutarlı bir rehber bulamamış, çifte standartların, yaman çelişkilerin çekiştirmesine daha fazla dayanamamış ve huzuru ancak gerçeği reddederek bulmuştu işte. Bu kuralsız trafik, üstüne gelenler, arkadan sıkıştıranlar, yol isteyenler, küfredenler yüzünden, hayat yolculuğunda sağa çekmişti. Bekliyordu.

"Ben iyiyim artık, hiçbir şeyim yok doktor ağabey, çok iyiyim ben. Sağa çektim, bekliyorum." 
 
June 08

babylon'u denedim ama...

 
Bu haftasonu bilgisayarımla başım dertteydi biraz. Bir gazetede gördüğüm babylon çeviri haberini görünce, denemek için free download'a hevesle tıkladım. Eğer hoşnut kalırsam, süresi bittiğinde satın almayı düşünüyordum. Bildiğiniz gibi, son zamanlarda bazı sözlükler ve Google, cümle ve metin çeviri hizmeti veriyor. Bu hizmetlerden çok yararlanabildiğimi söyleyemeyeceğim. Çünkü çoğunlukla hiç alakasız, bazen de çok komik çevirilere ulaşınca, bu hizmetlerin yalnızca bazı kısa ve basit cümleler için geçerli olabileceğini anladım.
 
Her neyse, babylon'u sorunsuz, kısa sürede indirdim ama hemen sonra başlayan sorunlarla telaşa kapıldım. Her fırsatta onlarca pencere açılıyor, ekranım kilitleniyordu. Güvenli modda kapatıp tekrar açtım ve biraz anlamaya çalıştım. Ama, bırakın bir cümleyi, doğru dürüst birkaç kelimenin bile karşılığını alamadan bu siteyi bilgisayarımdan kazıdım. Kazıdıktan sonra da sorunlar bitmedi. Defalarca eklentilerden de kazımak zorunda kaldım. Çünkü durup durup eklentilerde beliriyordu. Bu arada bilgisayarım sık sık aniden kapandı ve güvenli modda tekrar açtım.
 
Bilgisayarımda dün akşamdan beri sorun yok. Nedensiz kapanmıyor ve eklentilerde babylon şeridi belirmiyor. Bilmiyorum aranızda deneyen oldu mu ama ben yalnızca hayal kırıklığına uğradım.
 
June 06

İyi haftasonları!!

 
♥ 8 zayıflı bir karne bulan , insaniyet namına çöpe atsın...
 
♥ Benzinlikte sigara içmeyiniz. Hayatınız ucuz olabilir ama benzin pahalı...
 
♥ Bildiğim tek şaşmaz kural bütün kuralların şaştığıdır!
 
♥ Bukalemunun ikiz yavruları olmuş, isimlerini : Şukalemun, Okalemun koymuş...
 
♥ Hayvanları çok seviyorum, özellikle kızarmış tavuğu!
 
♥ Paraya para demezdi, çünkü "r" leri söyleyemezdi.
 
♥ Sabrın sonu resettir..
 
♥ Ekonomi kilitlendi. RESET'leyelim lütfen.
 
♥ Zamlaya zamlaya kriz olur.
 
♥ Üzülme son gülen sen olacaksın. Çünkü hep geç anlıyorsun.
 
♥ En iyi patron ZAM yapandır.
 
♥ Tecrübe hayatta yenilen kazıkların bileşkesidir.
 
♥ Aşk salakların yüzdügü bir havuzdur ama beni ittiler.
 
♥ KUMARI bırakacağıma BAHSE girerim.
June 03

Piyano çalmak artık hiç de zor değil.

 
Şöyle bir piyanonuz olmasını ister miydiniz? Ya da beyaz bir kuyruklu piyano, aynı rüyalardaki gibi!.. Siz de duymuşsunuzdur; derler ki, piyano çalmaya küçük yaşlarda başlanmalı, ağaç yaşken eğilir filan falan. Ama teknoloji her şeyi olduğu gibi bunu da değiştirdi. Artık piyano çalmak için çok küçük yaşta başlamanıza, çok zengin olmanıza. evinizin büyük olmasına filan hiç gerek yok. Eğer bilgisayar kullanıyorsanız, bir komputer piyano indirebilir, boş zamanlarınızda hoşça vakit geçirebilirsiniz. Bunun için:
 
Komputer piyano: (Buraya tıkla)
 
synthesizer (Buraya tıkla)
 
June 01

Bir eşek hikayesi

 

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, üzerindeki toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye eşeği yuttu kuyu. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki, kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek.

Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe doktu. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık kalakaldı. Kıssadan hisse; hayat bazen bizim de üzerimize abanır. Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile!
 
May 30

İyi haftasonları!

 
 
 
May 28

Pozitif bir yaşam için;

 
 
 
Şu an durup hayatınıza biraz uzaktan bakın. Çok mu siyah beyaz görünüyor? Belki biraz da enerjiden yoksun. Yo hayır, karamsar olmaya gerek yok. Aşağıdaki öneriler capcanlı, rengarenk bir hayata yumuşak bir geçiş yapmanızı sağlayabilir:
 
* Ne kadar meşgul olursanız olun, mutlaka boş bir zaman yaratın. Öyle ya da böyle, az ya da çok. Bu boş zamanda, heves ettiğiniz bir konuyla ilgilenin. Bu konuda yeteneğiniz olup olmadığı önemli değil, siz yalnızca kendinizi şımartacak, hoşça vakit geçireceksiniz. Belli bir rutinde müzik, resim ya da şiirle ilgilenin; mümkünse bir kursa gidip daha sosyal bir ortamda paylaşımda bulunun. Emin olun kendinizi iyi hissedecek, canlanacaksınız.
 
* Esnek olmaya çalışın. Eleştiriye ve değişime açık olun. Siz aslında zayıf ve güçlü yanlarınızı biliyorsunuzdur ama yine de kendinizle ilgili yeni keşifler yapın. Öte yandan, daha gelişkin bir birey olma yolunda kaygılarınızı en aza indirgemekte yarar var. Kararlı, esnek ve tutarlı bir birey olmak, değişime açık olmak ve kendini iyi tanımaktan geçer. Değişimden korkmayın, gelişim ve değişim ilişkisini handikap olarak görmeyin.
 
* Zihniniz sürekli olumsuz düşüncelerle meşgulse, bunları olumluya çevirmeye çalışın. Hayat hakkında gerçekçi olmayan beklentiler, bu olumsuz duyguları tetiklerler. Kendimize ve başkalarına gerçekçi bir gözle bakar, hayatı içinde yaşanılan dünyayla birlikte değerlendirirsek, düşünce ve duygularımız daha makul bir seviyeye oturur ve kendimizi daha az çaresiz hissederiz. İnsan beyni hayat için yeterli ve gerekli enerjiyi sürekli içinde barındırır; önemli olan, bu enerjinin nasıl ve nerede tüketileceğinin yönetilmesidir. Bu enerjiyi yalnızca olumsuz duygularla tüketecekseniz, bu sizin bileceğiniz bir iş, ama aynı enerjiyi kendinizi daha iyi hissetmek adına olumluya çevirebilirsiniz.
 
* Aslında biliyor musunuz, kimsenin onayına ihtiyacınız yok. Beğenilme, taktir edilme gibi beklentilerle hayattan zaman kaybetmeyin. Sizin kendinizi sevmeniz ve onaylamanız yeter, kimsenin sevgisine muhtaç da değilsiniz. Kendinize güvenin, kendinize saygı duyun. Başarıya giden yol bu tür beklentilerden kurtulmakla daha da kısalır, kaygılarınız azalır.
 
* Zamanı iyi yönetmek, iyi bir yaşamın inceliğidir. Stres içinde boğulmak istemiyorsanız, zaman yönetiminde ustalaşmalısınız. Gününüzü öncesinden mantıklı bir şekilde planlayın, yolunda gitmeyen durumlarda bile programınıza olduğu yerden devam edin. Zamanı iyi yönetmek ve günü iyi planlamak bu uzun yaşam maratonunda oldukça önemlidir. Belki böylelikle bazen en zor ve karmaşık meselelerin bile üstesinden kolayca gelebildiğinizi göreceksiniz.
 
* Çevrenizde güvenebileceğiniz pozitif insanlar olsun. İçten ve sosyal ilişkiler kurmak sanıldığından daha da önemlidir. Duygularınızı düşüncelerinizi bu insanlarla paylaşın. Rahat bir arkadaş çevresi, hayat hakkındaki kaygılarınızı azaltır.
 
* Spor yapmaya çalışın. Yoga ve diğer relaksasyon yöntemleri de stresi kontrol altına almanızda iyi, yeterli ve geçerli yollardır. Sakinleşmek, problemle ya da problemli insanlarla aranıza bir mesafe koymak için bu tür yollar oldukça önemli. Etkin nefes almayı ve derin gevşemeyi öğrenirseniz; bunlar sizin en önemli enerji kaynaklarınız olacak.
 
 
İyi, sağlıklı, kaygı ve endişeden uzak bir yaşam dilerim.
 
Uzm. Psk. Seher Çalhan
 
May 25

Word dosyasındaki resimleri alamıyor musunuz?

 
 
Ben alamıyordum. Sonra yaptığım bir internet araştırmasında pratik bir yol buldum:
 
1. Word dosyasını açın,
2. Dosya menüsünden farklı kaydedin,
3. Dosya adı kısmına MetinWeb yazın,
4. Hemen altındaki dosya türü bölümündeki Web sayfasını seçin,
5. MetinWeb isimli yeni oluşturacağınız web sayfasını nereye kaydedeceğinizi de seçtikten sonra, Kaydet butonuna basın,
6. Dosyanızı kaydettiğiniz yere giderek (örneğin, belgelerim) MetinWeb adındaki dosyanızı bulun ve hemen yanındaki MetinWeb..dosyalar adındaki klasöre çift tıklayarak açın.
 
Orada az önceki word dosyasının içinde kullanılan resim dosyaları bulacaksınız. Klasöre girerek word dosyasına eklenmiş olan tüm resimleri özgün boyutları ile bulabilirsiniz.
 
 
May 23

Köpeğiniz rüya mı görüyor?..

 
  

İYİ HAFTASONLARI !!

May 19

You Tube hala popüler ama bunları biliyor musunuz?

 
You Tube  yasaklı olsa da ulaşmanın yollarını öğrendik. Ancak bu siteyi daha verimli kullanmanın bazı püf noktaları var. Örneğin bir video adresinin sonuna ekleyebileceğimiz bazı url kodlarıyla farklı açılımlar sağlayabiliyoruz. Örneğin:
 
* Videoları daha yüksek kalitede izleyebiliriz. Bazı videoları daha yüksek çözünürlükte izleyebilmek için url adresinin sonuna birkaç değişik kod getirmek yeterli: &fmt=18 (Stereo, 280*480 çözünürlük) &fmt=22 (Stereo, 1280*720 çözünürlük).
 
* Ayrıca kendimiz bu siteye yüksek kalitede videolar ekleyebiliriz. Ekleme (embed) adresinin sonuna eklenecek şu kodlarla bu ayarlamayı yapabilmek mümkün: &ap=%2526fmt%3D18 (Stereo, 280*480 çözünürlük) &ap=%2526fmt%3D22 (Stereo, 1280*720 çözünürlük).
 
* Öte yandan, eğer videonun süresi çok uzunsa ve içinden yalnızca bir kısmını alıp izletmek istiyorsanız, şu kodla bunu yapabilmeniz mümkün: #t=XXmYYs ( URL adresinin sonuna ekledğiniz bu kodda bulunan XX= dakikayı YY=saniyeyi simgeliyor).
 
May 14

Planlama hatası

 
Bir duvarcı ustasının şantiyede yazdığı mektup:
 
Sayın şantiye şefim;
 
İş kazası tutanağına planlama hatası diye yazmıştım. Bunu yeterli görmeyerek ayrıntılı anlatmamı istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olan olaylar aynen aşağıda anlattığım gibi olmuştur:
 
Bildiğiniz gibi, ben bir duvar ustasıyım. İnşaatın alıncı katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık 250 kg. kadar olduğunu tahmin ettiğim bu tuğlaları aşağıya indirmem gerekiyordu.
 
Aşağıya indim, bir varil buldum, ona sağlam bir ip bağladım ve ardından ikinci kata çıktım. İpi bir çıkrıktan geçirip ucunu aşağıya saldım. Tekrar aşağıya indim ve ipi çekerek varili altıncı kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp tekrar yukarı çıktım. Bütün tuğlaları varile doldurdum. Aşağı indim, bağladığım ipin ucunu çözdüm. İpi çözmemle birlikte birden kendimi havalarda buldum. Nasıl bulmayayım? Ben yaklaşık 70 kiloyum. 250 kg. varil süratle aşağıya düşerken beni yukarı çekti.
 
Heyecan ve şaşkınlıktan ipi bırakmayı akıl edemedim. Ben yukarı çıkarken yolun yarısında, aşağı inmekte olan tuğla dolu varille çarpıştık. Sağ iki kaburgamın bu sırada kırıldığını sanıyorum. Tam yukarı çıkınca, iki parmağım iple beraber çıkrığa sıkıştı. Parmaklarım da bu sırada kırıldı. Bu esnada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı.
 
Varil hafifleyince, bu sefer ben aşağı inmeye, varil ise yukarı çıkmaya başladı ve yolun yarısında yine varille çarpıştık!.. Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı.
 
Yere inince can havli ile ipi bırakmayı akıl ettim. Bu sefer de başımı yukarı kaldırdığımda boş varilin süratle üzerime geldiğini gördüm!..
 
Kafatasımın da böyle çatladığını sanıyorum. Gözümü hastanede açtım...
 
May 12

Anlamak ve anlaşılmak

 
 
Geçen gün bir alışveriş sırasında, bir çocuğun annesiyle konuştuğunu, daha doğrusu konuşmaya çabaladığını gördüm. Çocuk derdini anlatmak için kendini paralıyor, anne ise gayet sakin bir şekilde reyonlar arasında alışverişine devam ediyor. Sanki sağır. Sanki kör, sağır ve dilsiz çocuğuna karşı. Zavallı çocuk sonunda sustu ve içine çekildi, annesinin yanında bir eşya gibi durup onu takip etmeye başladı. Anlaşılan o ki, genç kadın, çocuğu ve sıkıntısını görmezden gelerek onu susturmayı başarmıştı. Tabii bunun her zaman böyle olduğu söylenemez. Böyle çocuklarını görmezden gelerek ondaki bir davranışı sönümlendirmeye çalışan ebeveyn, tam tersi bir durumla da karşılaşabilir. Bir öfke kriziyle yerlerde debelenen bir çocuğun hiç de sağlıklı bir durum içinde olduğunu söyleyemeyiz.
 
Bu yalnızca çocuk ve ebeveyn arasında değil, çoğu zaman yetişkinler arasında da böyle yaşanıyor. Sıkıntısı olan biri arkadaşına açıldığında bazen hiç de beklediği karşılığı alamayabiliyor. Arkadaşı ya birden sağırlaşıp işiyle ilgilenmeye devam ediyor ya da baştan savma, yarım kulak dinliyor. Tabii bu, o arkadaşın yarasını ne kadar sarmak sayılırsa... Ya da birçoğumuz şöyle bir tepkiyle de karşılaşabilir: "Seninki de bir şey mi, daha neler var." Ya da: "Abartıyorsun." Veya sizin sorununuz sanki o kişi için eğlenceymiş gibi de davranabilir bazı sorunlu kişilikler. İşten atılan birinin üzüntüsünü kahkahayla karşılayan birinin akıl sağlığından şüphe etmek lazım. Bazen insanlar sanki kendi başlarına hiç kötü bir şey gelmeyecekmiş gibi akıldışı davranışlar sergileyebiliyorlar. Böyle insanlar arasında yaşamak kolay olmasa gerek. Hele bir de böyle bir yakınınız varsa, ilk önceliğiniz ruh sağlığınızı ondan korumak olmalı. Böyle insanların yetiştirdiği çocuklardan kendilerine karşı erdemli davranmalarını beklemek de safdillik olur.
 
Bazen de ne kadar eğitimli olursak olalım, böyle benzer davranışlar içinde kendimizi bulabiliriz. Her konuda olduğu gibi öğrenme burada da geçerli. Sağlıklı iletişim biçimlerini öğrenebilir, beraber olduğumuz insanlara sağlıklı bir empatiyle yaklaşabiliriz. Hayatı zorlaştırmaya çalışan insanlara karşı kendimizi korumak da, sağlıklı olmanın bir göstergesi. Eğer kişi acı çekmekten hoşlanmıyorsa, zaten doğal olarak acıdan kaçınacaktır. Ama eğer acı çekmekten hoşlanırcasına kendini o ilişki içinde tüketmeye devam ediyorsa, burada bir sorun var demektir... Bu konuya sonra tekrar döneceğim. Belki bazı sağlıklı iletişim biçimleri hakkında küçük anahtarlarımız olursa hem kendimiz hem de başkaları için hayatı daha katlanılır kılabiliriz.
 
 
İyi bir hafta dilerim,
 
Uzm. Psk. Seher Çalhan
 
May 09

.

Anneler Günü Kartları,Anneler, Günü, Kartları, en, güzel, yeni, resim, kart, ekart, kutlama, tebrik, sevgi, melek, çocuk, bebek,
 
May 05

BLİNKO, cepte soygunun yeni adı!

 
Nasıl üye olduğunu bile anlayamayan birçok insan BLİNKO nedeniyle cep telefonlarından yüzlerce kontör çekilmesi, faturalarının inanılmaz rakamlara ulaşması üzerine, ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Bu nedenle açılan blog sitelerde mağdurların şikayetleri yüzleri aşmış durumda. Eğer böyle bir sıkıntı yaşıyorsanız, bilmeden bu tuzağa düştüyseniz, İPTAL yazın ve 3699'a yollayın. Yani buraya küfürlü bir şey yazmamak için kendimi zor tutuyorum!
 
May 03

Pembe Panter sever miydiniz?..

 
 
 
April 29

Alerji mevsimi

 
 
Evet, resimden de anlaşılacağı gibi, bu aralar polenlerle aramız iyi değil. Bazılarımız alerjik astım nedeniyle zor günler-geceler geçiriyor. Artan polenler nedeniyle alınan önlemler ve ilaçlar belki yaşanan sıkıntıyı azaltıyor ama en iyisi, bir an önce polenlerin sağlığı tehdit edici etkisinden uzaklaşmak, yaza doğru ilerlemek.
 
Bahar aylarında sık rastlanan kaşıntı, tıkanıklık, akıntı, hapşırma, öksürük bize alerjiyi işaret ediyor. Hastalığa neden olan etmenlerin başında gelen polenlerin yanı sıra çeşitli gıdalar, küf mantarları, ev tozu, tüylü hayvanlar ve çeşitli kimyasallar sayılabilir. Bazılarımız yumurta, çilek, balık gibi bazı gıdalardan uzak duruyor. Bazı alerjenlerden uzak durmak, ilaçları düzenli kullanmak, uzman önerilerini dikkate almak belki bu sürenin daha az sıkıntıyla atlatılmasına neden olacaktır.
 
Uzmanların söylediğine göre, alerjik astım, hava yollarının aşırı duyarlılığı demek. Burada mikrobik olmayan bir iltihaplanma söz konusu. Dolayısıyla bu rahatsızlık bulaşıcı değil. Bu rahatsızlığa yakalanan kişiler çoğunlukla kuru öksürük, nefes darlığı, hırıltı, hışıltılı nefes alıp verme, göğüste sıkışıklık gibi sıkıntılarla mücadele etmekte. Sıkıntılar daha çok geceleri nöbetler halinde gelmekte ya da sabaha karşı sıkıntılar artmakta. Sıkıntıları azaltmanın bir yolu da nefes egzersizleri. Nefes egzersizleri, alerjenlerden uzaklaşma ve ilaç kullanımı sonrasında bu sıkıntılar azalmakta ve tamamen kaybolmaktadır.
 
 
Alerji ve tüm başka olumsuzluklardan uzak güzel bir bahar mevsimi dilerim.
 
Uzm. Psk. Seher Çalhan